İRAN TEHLİKESİ

Tehlikeyi Görmeyen İlelebet Payidar Kalamaz.

Sultan Selim’in tahta çıkmasına yakın, Şah İsmail’in Şiiliği resmi din ilan etmesiyle birlikte, Şiilik İran içerisinde ve İslam dünyasında bir virüs gibi yayılmaya başladı. Avrupa imparatorlukları gelişmelerden oldukça memnundular. Osmanlı’yı içinden bitirecek tek gücün Safeviler olduğuna inanıyorlardı.

Osmanlı’nın sürekli olarak arkasından hançerleyen Şiileri bertaraf etmeden Avrupa’ya fetihler düzenleme şansı kalmamıştı. Yavuz Sultan Selim bu fitneyi bertaraf etmek amacıyla, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte İran seferine çıktı.

Sultan Selim, Şah İsmail’in halifelerinden olan Kılıç adında birisiyle Farsça bir mektup gönderdi. İzmit’ten gönderdiği mektubunda, “Fitneler çıkardınız, İslam büyüklerine küfürler ediyorsunuz. Bunun cezası katildir. Üzerinize geliyorum, işgal ettiğiniz Osmanlı memleketlerini geri veriniz”  buyurdu. Yavuz, mektubun devamında Şah İsmail’i Müslüman olmaya davet ediyor, Müslüman olmazsa katlinin vacip olduğunu ve Müslümanlara eziyet edemeyeceğini bildiriyordu. Mektubu Şah İsmail’e ulaştıran Kılıç, Şah İsmail tarafından öldürüldü.

Burada dikkat çeken husus, Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’i sahabelere ve İslam büyüklerine küfür ettiği için uyarması ve Müslüman olmaya davet etmesidir.

Şah İsmail, savaşa hazır olduğunu belirttiği cevabi mektubunda, “Er isen meydana gelsin, biz de intizardan kurtuluruz” dedi ve hakaret maksadıyla bir kadın elbisesiyle, yaşmak yolladı.

Yavuz bu mektubun cevabını da Erzincan’dan yollayarak, Şah İsmail’in kendisini er meydanında karşılamasını istedi. Oğlu Süleyman’ı 50.000 kişilik birlikle Anadolu’da emniyet kuvveti olarak bıraktı. Osmanlı kuvvetleri, Erzincan’dan, Şiilerin kalbi Tebriz’e doğru yürüyüşe başladı.

İlk mektubunda hakaret etmeyi mertlik sanan Şah İsmail bu kez takiyyeye (iki yüzlülüğe) başvurdu ve ikinci mektubunda “dost olduklarını, aralarında bir husumet olmadığı”nı anlatarak Yavuz’u durdurmaya çalıştı. Şah İsmail mektup yanında afyon sakızı yolladı; aklınca Yavuz Sultan Selim’i afyonkeşlikle itham etti.

Yavuz Sultan Selim bu mektuba ağır cevap verdi: “Davete icabet edip uzun yolları kat ile memleketine girdik; fakat sen meydanda görünmüyorsun. Padişahların ellerindeki memleket onların nikâhlısı gibidir; erkek ve yiğit olanlar kendisinden başkasının ona elini dokundurtmazlar. Hâlbuki bunca gündür askerimle memleketine girip yürüyorum, hala senden bir haber yok. Seni korkutmamak için askerimden 40.000 kişiyi ayırıp Sivas ile Kayseri arasında bıraktım; hasma mürüvvet ancak bu kadar olur. Bundan sonra da saklanıp gözükmezsen erkeklik sana haramdır; miğfer yerine yaşmak ve zırh yerine çarşaf ihtiyar eyleyip serdarlık ve şahlık sevdasından vazgeçesin”. Yavuz bu mektubuyla beraber Şah İsmail’in gönderdiklerine karşılık, kendisinin kökenini telmihen hırka, şal, asa, misvak ve kuşak’tan ibaret tarikat levazımı yolladı. Böylece Yavuz, Şah İsmail’in İslam tasavvufuna yabancı sapkın inanışlarına gönderme yaptı.

Osmanlı Ordusu İran’ın sarp dağlarında ilerlerken zamanla yeniçeri ocağında huzursuzluk başladı. Osmanlı ordusundaki bazı Şiiler, yeniçeriyi Sultan Selim’e karşı ayaklandırmak istedi ve bazı askerler padişah çadırına ok ve kurşun atma cüretini gösterdi.

Osmanlı ve Safevi orduları 23 Ağustos 1514 tarihinde Çaldıran Ovası’nda karşılaştı. Osmanlı Ordusu’nun yaya kuvvetleri, Safevi Ordusu’nun ise süvarileri daha fazlaydı. Ancak Safevi Ordusu’nda top yoktu; buna karşın Osmanlı’da topçu kuvvetleri bulunuyordu. Osmanlı ordusu savaşta “Allah! Allah!” sesleriyle hücum ederken, Safevi ordusu “Şah! Şah! Şah!” diyerek saldırıyordu.

Çaldıran Zaferi dönüşü kışı Amasya’da geçiren Sultan Selim, ilkbaharda tekrar İran seferine çıkacağı için top ve cephaneyi Şarki Karahisar’da bıraktı. Bu sürede ilginç şekilde yeniçeri tekrar ayaklandı. Yavuz Sultan Selim, Divan’da huzuruna çıkan yeniçerilerin bağırıp çağırması üzerine gizli bir soruşturma başlattı.

Soruşturma sonucunda, yeniçerileri Dukakinoğlu Ahmet Paşa’nın ayaklandırdığı anlaşıldı.  Safevilerin etkisi altında kalarak yeniçerileri ayaklandıran Dukakinoğlu Ahmet Paşa aynı zamanda Yavuz Sultan Selim’in kız kardeşi ile evliydi. Buna rağmen Yavuz Sultan Selim Dukakinoğlu’nun kellesini vurdurdu.

Yavuz Selim, İran içlerine ilerlemek yerine ordusuyla Mısır üzerine yürüdü ve zamanında Selçuklu Türklerine karşı Haçlılarla işbirliği yapan Şii Fatımi Devleti’ni ortadan kaldırarak 1517’de Mısır Seferi’ni tamamladı.

Bu sırada Şah İsmail, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonra İran üzerine sefer düzenlemesinden çekinerek, “Sen birçok belde ve tebaaya malik oldun. Bilhassa Mısır’ı almakla Hadim-i Haremeyn-i Şerifeyn unvanını aldın. Şimdi sen arzın İskender’isin. Aramızda geçen geçmiştir; bir daha geri gelmez. Sen memleketine git, ben de memleketime gideyim. Aramızda Müslümanların kanlarını dökmeyelim, arzun ve maksadın ne ise onu ben yerine getiririm” diyerek bağlılığını bildirdi.

Yavuz Sultan Selim bu mektuba kanmadı ve İran üzerine tekrar sefer düzenlemek istediyse de, Anadolu’yu da etkisi altına almaya başlayan Şia tehlikesi sebebiyle, Safevilere sefer düzenlemekten geri durdu. Bir yıl sonra, 1518’de Anadolu tekrar bir Şia isyanına sahne oldu: Celal Ayaklanması.

Bu ayaklanmada, Bozok Türkmenleri’nden ve Amasya’nın Turhal kasabası halkından Celal isminde tımarlı, Kayıp İmam olduğunu iddia ederek 20.000 kişi topladı ve Tokat’a kadar geldi. Bu hadisenin bastırılması için Rumeli Beylerbeyi Ferhat Paşa görevlendirildi. Aynı zamanda Şehsüvaroğlu Ali Bey de olaydan haberdar edildi. Ferhat Paşa gelmeden önce, Ali Bey, Şii Celal’in üzerine yürüdü ve mağlup etti.

Yavuz Sultan Selim, 22 Eylül 1520′de Aslan Pençesi (Şirpençe) denilen bir çıban yüzünden vefat ettiğinde, geriye iç karışıklıklara son verilmiş güçlü bir devlet bıraktı. Tarihçiler arasında, Yavuz Sultan Selim’in ölümünü, sarayına kadar sızan ve dostluğunu kazanan bir Şii casusun zehirlemesine bağlayanlar da bulunmaktadır.

Share

KATEGORİLER: TEHLİKENİN TARİHİ